Blog arşivleri - Sayfa 2 / 14 - Redo Analyzer

wash-g545c3cf9a_1920-1280x843.jpg

Eski dönemden günümüze kadar olan süreçte temizlik malzemelerinin temeli oluşturan sabun, organik yağ asitlerinin  NA – K tuzları olarak ifade edilmektedir. Yağ ve kirleri sarabildikleri için temizleyici etkiye sahiptirler.

Evimizde, dışarda yaşamımızın her alanında oldukları için ihtiyaç duyduğumuz temizlik ürünlerinin başında gelmektedir.
Sabunlar krem, sprey, losyon ilaçlarda hatta kozmetik ürünlerinin içerisinde kullanılmaktadır. Sabunu hayatımızın her alanında bu kadar sık kullanmamız ve cildimizle direk temasından dolayı dikkatli testlerden geçirilmesi gerekmektedir.
İnsanlara ulaşana kadar olan süreçte bazı test ve analizlere tabi tutulmaktadır.

Sabun analizleri  aşağıdaki gibi yapılmaktadır,

– Toplam Alkali Miktarı Tayini
– Toplam Serbest Alkalinite Tayini
– Serbest Yağlı Asit Miktarı
– Sabunlaşamayan, Sabunlaşmamış ve Sabunlaşabilen Madde Tayini
– Etanolde (Alkolde) Çözünemeyen / Çözünen Madde Miktarı Tayini
– Reçine Asitlerin Belirlenmesi
– Klorür Tayini
– İnorganik Tuzların Tayini
– Serbest Kostik Alkali Tayini, NaOH/KOH tayini

Laboratuvarlarımızda uluslararası standartlar, test yöntemleri ve ilgili yasal düzenlemeler göz önünde bulundurularak  “Sabun Analizleri” işlemleri gerçekleştirilmektedir.

 


walnut-g9f8fcaa86_1920-1280x853.jpg

Gıda alerjisi vücut yapısının belirli gıdalara karşı aşırı bir duyarlılık göstermesidir. Gıdalarda bulunan alerjen maddeler malesef insan sağlığını olumsuz etkilemektedir. Bu durumdan dolayı insan sağlığı açısından tehdit oluşturmaktadır.

Türk Gıda Kodeksi’ nde Gıda Maddelerinin Genel Etiketleme ve Beslenme Yönünden Etiketleme Kuralları Tebliği’nde yer alan EK-8’de etikette belirtilmesi zorunlu bileşenlerden bazıları şu şekildedir:

– Gluten İçeren Tahıl Ürünleri ( Buğday, Çavdar, Arpa, Yulaf, Kılçıksız Buğday)
– Kabuklular ve Ürünleri
– Yumurta ve Ürünleri
– Balık ve Ürünleri
– Yerfıstığı ve Ürünleri
– Soya Fasulyesi ve Ürünleri
– Süt ve Süt Ürünleri (Laktoz Dahil)
– Fındık, Fıstık ve sert kabuklu meyveler
– Kereviz ve Ürünleri
– Hardal ve Ürünleri
– Susam Tohumu ve Ürünleri

Bu belirtilen bileşenler etikette açıkça belirtilmek zorundadır. Tüketiciyi yanıltmaması gerekiyor. Hatta alkollü içecekler dahi tüm gıdalarda bu durum açıkça belirtilmelidir.

Türkiye’nin birçok yerinde yasal düzenlemelere ve standartlara uygun laboratuvarlarımız hizmet vermektedir.
Yumurta proteini, fıstık proteini, süt proteini, fındık proteini, soya aranması, kükürtdioksit miktarının belirlenmesi gibi analizler “Gıdalarda Alerjen Tayini” kapsamında gerçekleştirilmektedir.

 

 

 


swimmers-gd020d9eb1_1920-1280x853.jpg


   Havuz insanların eğlenmek ve yaz aylarında serinlemek için kullandıkları içi su dolu çukur aktivite alanlardır.
Havuz, yüzme veya süs amaçlı iki şekilde kullanılan alanlardır. Havuzların dip kısmı, günümüzde beton ve bunun gibi sert nitelikli maddeler karıştırılarak sıvanmaktadır.

Yaz aylarının olmazsa olmazları arasında yer alan havuzlar insanlar tarafından oldukça yoğun kullanılmaktadır. Özellikle halka açık alanlardaki havuzlar düzenli ve prosedürlere uygun şekilde dezenfekte edilmezse insan sağlığı için tehdit edici olabilmektedir. Hastalıkların çok kısa sürede hızla yayılmasına sebebiyet verecektir.


Havuz sularının temizlenmesinde en çok kullanılan yöntem, havuz suyuna klor eklenmesidir. Dezenfekte ederken yapılacak en önemli etken pH derecesidir. Havuz sularında  pH derecesi 7,2 – 7,6 aralığında olmalıdır.

Havuz suyu kaynaklı salgın hastalıkların yayılmaması amacıyla bazı dezenfeksiyon işlemlerinden geçer. Havuz suyu bakteri, mantar gibi mikroorganizmaların üremesi için ideal ortamlardır. Bu nedenle havuz sularında klor, pH düşürücü, yosun önleyici, çöktürücü gibi ürünler düzenli ve sürekli olarak kullanılmalıdır.

Havuz suyunda etkili dezenfeksiyon şartları şu şekildedir; 1-2 ppm klor, en az 30 dakika, 7,2 – 7,6 pH aralığında 26 – 28 C sıcaklıkta işlem yapılması gerekmektedir.

“Yüzme Havuzlarının Tabi Olacağı Sağlık Esasları Hakkında Yönetmelik” yüzme amacıyla kullanılan açık ve kapalı yüzme havuzları ile sularının hijyenik şartlara uygunluğu, yüzme havuzu suyunun kalite standartlarının belirlenmesi, denetlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları kapsamaktadır.

 


soup-g240c8cf91_1920-1280x960.jpg

Vegan ürünler içeriğinde direk yada dolaylı yoldan hayvanlardan elde edilen hiçbir ürünün kullanılmamış olması demektir. Hayvansal hiçbir bileşim kullanılmamaktadır. Vegan ürünlerine ulaşım çok kolay değildir. Bunun sebebi günümüzde hayvansal kaynaklı bileşenlerin sayısı oldukça fazladır.

Vegan yaşam şekli demek, vejeteryan beslenmeden farklı olarak et ve et ürünleri dışında süt, süt ürünleri, bal, yumurta, kürk, kemik, deri, yün, kuştüyü ve ipek gibi hayvansal ürünlerin hiçbirinin kullanılmaması anlamına gelmektedir.
Vegan olduğu belirtilen ürünlerde gıda, kozmetik ve tekstil gibi hayvansal kökenli ürünler kullanılmamaktadır.

Son dönemde yapılan araştırmalara göre Avrupa ülkelerinde yüzde 33’ lük kesimin et kullanımını bıraktığı tahmin edilmektedir. Vegan beslenmenin protein düşüklüğüne sebep olduğu bilgisi halk arasında yanlış yayılan bilgidir. Yine yapılan araştırmalarda vegan beslenen insanların üzerinde  protein düşüklüğü tespit edilmemiştir. Bunun sebebi vegan beslenen insanların tercih ettiği gıda ürünleri ile bu ihtiyaç karşılanmaktadır. Bitki protein kaynağı bakımından zengin olan ürünler ; mercimek, fasulye, nohut, bezelye, kabuklu kuruyemişler, kepekli ekmek, kepekli makarna ve esmer pirinç gibi kepekli tahıllardır. Vegan beslenen bireyler protein desteğini bu gıdalardan alabilmektedirler.

Vegan beslenme, insanlar arasında arttıkça vegan ürünlere ve vegan alternatif gıda maddelerine olan talep doğru oranda artmaktadır.
Bununla beraber gıdaların ve ürünlerin içerisinde hayvansal herhangi bir gıda bulunup bulunmadığı kafalarda soru işareti bırakmaktadır.
Bunu belirlemek doğru oranda mümkündür. Ürünlerin içerisindeki hayvansal gıdanın tespiti için gelişmiş laboratuvarlar da testler gerçekleşmektedir.
Yapılan test aşamasında çok katı kurallara uyulmaktadır. Test yapım aşamasında ürünün içeriğinde deri, tüy ve kürk gibi hayvansal herhangi bir malzemenin dışında üretim aşamasında kullanılan hayvansal kökenli herhangi bir kimyasalın kullanılmadığı da tespit edilmektedir. Bunu hem tüketiciye hem de kamuoyuna bildirmek için özel testler içeren ve laboratuvarlarda planlı stratejiler uygulanması gerekmektedir. Yapılan testlerde markanın yada perakendeci firmanın ürünlerini doğru tanıtması ve piyasaya sunması için önemlidir.
Gelişmiş laboratuvarlarda günlük yaşantımızı devam ettireceğimiz ürünler ve gıda maddelerinin tüm unsurları test edilmektedir. İçeriklerinde ki kullanılan tüm malzemeler tespit edilmektedir. Ayrıca üretim esnasında çapraz bulaşma olup olmadığı da ortaya çıkmaktadır.
Vegan ürünlerin çoğalması demek, piyasada tüketicilerin daha çok ulaşması demektir. Hayvan dostu ürünler için bulunamama ihtimali ortadan kalkmış ve tüketiciler daha kolay erişim sağlayabileceklerdir.

Sosyal medya ve gelişen teknoloji ile birlikte sahip olmak istediğimiz ürünlere ulaşmak daha kolay hale gelmiştir. İnsanlar sağlıkları ve çevre hakkında daha çok bilgiye sahip olmaya başlamışlardır. Veganlık yalnızca bir beslenme şekli değildir. İnsan, hayvan ve doğa bilincine varılmasında en önemli adımlardan sayılmaktadır. Hayvanların acı çekmesine engel olmak, çevremizi ve ekosistemi korumak, oluşan hastalıkları azaltmak için insanlar vegan olmayı tercih etmektedir. Analiz laboratuvarlarında geliştirilen testler sayesinde ürünün içeriği kontrol edilebilir ve içeriğinin %100 vegan olup olmadığı test edilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


woman-2498668_1920-1280x853.jpg

Cildin biyomekanik özelliklerinin (bazı yazarlar tarafından reolojik özellikler olarak da nitelendirilir) belirlenmesi, dermal durumun değerlendirilmesini sağlar. Örnek bölgedeki cildin yaşı, cinsiyeti, kalınlığı ve hidrasyonu gibi parametreler ve açıkçası kozmetik kullanımı, elde edilen deneysel değerleri etkiler. Tedavi öncesi ve sonrası tespit edilen farklılıkların değerlendirilmesi, test edilen ürünlerin etkinliğinin değerlendirilmesini sağlar. Zamanla kutanöz yüzey elastikiyetini kaybeder ve aynı zamanda plastikliği artar; sonuç olarak cilt pürüzsüzlüğünü kaybeder ve kırışıklıklar oluşur. Bu durumu yenileyici ve yaşlanmayı önleyici müstahzarlar kullanarak iyileştirebilecekleri, daha sonra cilt direnci analizi ile cilde farklı tipte mekanik stres uygulanarak değerlendirilebilir. Aynı teknikler aynı zamanda güneş sonrası gibi yatıştırıcı preparatların yanı sıra cilt şişkinliğini etkileyen kutanöz iltihabı azaltmak için kullanılanların değerlendirilmesini sağlar. EEMCO, farklı stres türlerine dayalı protokoller ve teknikler önerir: çekiş, erozyon, düşmeye karşı direnç, burulma, basınç, sürtünme ve emme. Tüm bu yöntemlerden ve özel literatürle uyumlu olarak, emmeye dayalı olanlar daha kullanışlı ve tekrarlanabilir görünmektedir. Derinin emme durduğunda toparlanma kapasitesi de dinamik davranışının bir parametresi olarak kullanılır.

Tedavi öncesi ve sonrası okumaları karşılaştırarak ve ayrıca dermatolojik tedavilerin teşhislerini ve izlenmesini destekleyebilir. Böyle bir yöntem, cilt yüzeyi ile temas yoluyla yapışan yağ miktarını değerlendirmek için tanımlanmış pürüzlülük ve genliğe sahip yarı saydam plastik bir şeridin şeffaflık derecesinin fotometrik olarak ölçülmesine dayanır. Yazılım, iletimi daha önce bahsedilen birimlere dönüştürdüğünden sonuçlar mg+yağ/cm2 deri olarak ifade edilir. Alipik deriler 50’nin altında ve hiper-seboreik deriler 300’ün üzerinde değerlere sahiptir. Kutanöz pH’ın değerlendirilmesi sebumetriyi tamamlar ve cildin hidrolipidik mantosunun durumu ve kalitesinin dolaylı bir tahminini sağlar. Cilt rengi cilt renginin tahmini, cilt tipini teşhis etmek için önemlidir, çünkü uzmanın önerilen kozmetik tedaviyi daha iyi ayarlamasını sağlayan fototip ile ilgilidir. Ten rengi varyasyonlarının belirlenmesi, bronzlaştırıcı ajan etkinliğinin değerlendirilmesine de olanak tanır. Güneşli veya güneşsiz eritem derecesini ve sonuç olarak cilt tıkanıklığı tedavilerinin ve güneş sonrası hazırlıkların etkinliğini ölçer veya de-pigmentasyon etkenlerini.

Ayrıca, cilt renginin belirlenmesi, dermatologlar tarafından çillerdeki veya diğer cilt pigmentasyon bozukluklarındaki değişiklikleri izlemek için de kullanılır, bu nedenle, foto-koruma ve kutanöz fotobiyoloji kapsamında açıkça çok ilginç bir çalışma aracıdır. Spektrofotometrik teknikler, ten rengiyle ilgili bir dizi parametrenin belirlenmesini sağlar; bunlar arasında parlaklık (yansıtılan alanın birimi başına belirli bir yöndeki bir yüzeyin ışık şiddeti), yansıma (gelen ve yansıyan radyasyon arasındaki ilişki) veya kromatiklik parametreleri (temel renklerin oranıyla ilgili) bulunur. Sonuçlar indeks numaraları olarak gösterilmektedir, pigmentasyon indeksi de 0 ile 1000 arasında değişebilen melanin indeksi ile ifade edilmektedir. Sistem aynı deneysel tespitlerden “hemoglobin indeksi” hesaplamak için de kullanılabilir; bu indeks derideki eritem derecesini ölçmek için ilgi çekicidir ve bunun sonucunda güneş sonrası kozmetik kullandıktan sonra cilt iyileşmesi üzerine analizlerden oluşmaktadır.


vegetables-573958_1920-1280x889.jpg

Gıdalarda veya gıda ile temas eden yüzeylerde mikroorganizmaların tespiti ve sayımı, herhangi bir kalite kontrol veya kalite güvence planının ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Gıdalar üzerinde yapılan mikrobiyolojik testler iki türe ayrılabilir:

  • Numunedeki bir grup mikroorganizmanın sayıldığı ve sonucun numunenin birim ağırlığı başına mevcut organizma sayısı olarak ifade edildiği nicel veya sayısal

Veya;

(b) gereksinimin basitçe bilinen bir numune ağırlığında belirli bir organizmanın bulunup bulunmadığını tespit etmek olduğu niteliksel veya mevcudiyet/yokluk.

Gıdalardaki mikroorganizmaların test edilmesi için kullanılan yöntemlerin temeli çok iyi yapılandırılmıştır ve bir gıda örneğinin, içinde mikroorganizmaların çoğalabileceği ve böylece görsel bir büyüme göstergesi ile sonuçlanabileceği bir besin ortamına dahil edilmesine dayanır. Bu tür yöntemler basit, uyarlanabilir, kullanışlı ve genellikle ucuzdur. Bununla birlikte, bunların iki dezavantajı vardır: birincisi, testler ortamdaki organizmaların büyümesine dayanır. Bu da günler alabilir ve uzun bir test süresine neden olabilir; ve ikinci olarak, yöntemler elle yönlendirilir ve bu nedenle emek yoğundur.

Son yıllarda, hızlı ve otomatikleştirilmiş mikrobiyolojik yöntemler üzerine önemli araştırmalar yapılmıştır. Yeni yapılan analizlerin amacı ise bu testleri azaltmak olmuştur. Mikroorganizmaları tespit etmek ve/veya saymak için büyüme dışındaki yöntemleri kullanarak süreyi aşmak ve yöntemleri mümkün olduğunca otomatikleştirerek testlere manuel girdi düzeyini azaltmak temel hedeftir. Bu hızlı ve otomatik yöntemler, gıda endüstrisinde bir miktar kabul ve uygulama kazanmıştır. Mikrobiyoloji yöntemleri, Kalite Kontrol (QC) için temeldir, ancak gıda güvenliğine yönelik bir Kalite Güvencesi (QA) yaklaşımına doğru amansız bir hareketle, pek çok karalamanın asıl nedeni olmuştur. Bununla birlikte, mikrobiyolojik testler, tüm sınırlamaları ile bile, uygulama ve vurguda bir değişiklik olsa da, bu güvencenin bir parçası olarak artık temel bir araç olarak görülmektedir.

QC ve QA, güvenliği sağlamak için iki farklı yaklaşımdır; her iki sistem de araçları paylaşır, ancak vurgu çok farklıdır. Her iki yaklaşım da meşrudur ancak tamamen farklı organizasyonlara, yapılara, becerilere, kaynaklara ve çalışma biçimlerine ihtiyaç duyarlar. QC, dış dünyadaki baskılardan etkilenen reaktif bir yaklaşımdır. Bir QC organizasyonunda vurgu, sağlam ve istatistiksel olarak ilgili olması gereken ölçüm üzerindedir ve odak noktası yasal ve ticari konulardır. Buna karşılık, QA, şirketin dahili standartları tarafından yönlendirilen önleyici bir yaklaşımdır. Sağlam olması ve düzenli olarak gözden geçirilmesi gereken operasyonel prosedürlere vurgu yapılır ve odak noktası tüketicidir.


modified-1744952_1920-1280x850.jpg

Tropik ekosistemlerdeki tarımsal çevre, yalnızca yerli ve bölgeye özgü zararlı (biyo-tipler) ile değil, aynı zamanda birçok egzotik değişken ve göçmen tür ile zor ve tahmin edilemez haldedir. Tropikal ortam, haşere popülasyonlarının ılıman bölgelerde bulunan yıllık aralar ve buna bağlı ölümler olmadan üremesine izin verir. Olumlu tarafı, tropikal sistemler, yararlı organizmaların yıl boyunca mevcudiyetine de izin verir. Böylece hem zararlıların hem de onların antagonistlerinin yüksek popülasyon varyasyonunu önler. Ancak haşere istilası ve zararı belirgin mevsimsel zirveler gösterir. Buna rağmen, haşere yönetimi sorunları genellikle daha inatçıdır ve tropik bölgelerde ele alınması zordur. 

İklimsel nedenlerle, çiftliklerin küçük boyutu ve yüksek ürün çeşitliliği genellikle doğal kontrol mekanizmalarını desteklemektedir. Bununla birlikte, genellikle mısır veya manyok bazlı daha basit bir kırpma sistemine yönelik eğilim, pestisit içermeyen bir stratejiye karşı çalışmaktadır. Genetiği değiştirilmiş zararlılara ve herbisitlere dayanıklı mahsuller alanındaki yeni gelişmeler, aynı zamanda, toprak örtüsü olmayan tek ürün sistemlerine de yol açmaktadır. Bu gelişmeler, önleyici, agroekolojik yaklaşımı teşvik etmekten ziyade, iyileştirici türde aktif haşere yönetimi faaliyetleri açısından kesinlikle artan ihtiyaca yol açacaktır.

Artan üretkenlik ve sürdürülebilirlik ile işgücü açısından daha verimli gıda, yem ve lif üretim sistemlerine ihtiyaç duyulduğuna şüphe yoktur. Ancak bunlar, tedaviden daha iyi olduğundan, haşere yönetimi stratejileri açısından çeşitlilik ve dayanıklılık ihtiyacı tarafından belirlenen bir tür olacaktır. Bu nedenle, bireysel ve nüfus seviyelerinde halihazırda mevcut olan geniş araştırma sonuçlarını barındıracak ve entegre edecek bir bütün olarak tropikal tarımsal ekosistemler hakkında daha fazla araştırma yapılması bir zorunluluktur.

Bu yaklaşım, tropikal çiftçilere zararlı yönetimi müdahale seçeneklerinde yardımcı olacak bir karar destek sistemi için gerekli bilgileri sağlayacaktır. Tropikal ortam sadece mahsul zararlıları ve hastalıkları üzerinde çok fazla yük oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda insan ve hayvan sağlığını ve dolayısıyla tüm tarımsal süreci ciddi şekilde etkiler. Keneler ve çeçe sinekleri gibi eklem bacaklı vektörler tarafından bulaşan hayvan hastalıklarının etkisi çok büyüktür ve birçok Afrika tarım sisteminin düşük üretkenliğinin ana nedenlerinden biridir. Kayıp sadece süt ve et açısından ele alınmamalıdır. Aynı zamanda çekim organik gübre açısından da ölçülebilir. Sivrisinek kaynaklı sıtmanın yol açtığı ağır hastalık ve ölüm oranı, düşük tarımsal üretkenliğe neden olan başka bir faktördür. Pek çok ciddi yan etkilerine rağmen, pestisitler ve bu büyük tropikal hastalıkların vektörlerini kontrol etmek için kullanılıyor. Burada da uyarlanabilir sistem yaklaşımına dayalı yeni vektör yönetimi stratejileri geliştirmeye büyük ihtiyaç vardır.


lipstick-791761_1920-1280x853.jpg

Dioksan, etilen oksidin dimerizasyonu nedeniyle etoksillenmiş alkollerin ve etoksillenmiş alkilaminlerin sentezi sırasında bir yan ürün olarak oluşturulabilir. Etoksillenmiş alkoller formülasyonlarda emülgatör olarak kullanılırlar ve etoksillenmiş sülfatların üretiminde ham madde olarak da kullanılabilirler. Etoksillenmiş alkilaminler, birkaç katyonik yüzey aktif maddenin sentez yolundadır. Dioxane hayvanlar üzerinde kanserojen etkilere sahiptir ve muhtemelen insanlar için de kanserojendir. Avrupa mevzuatına göre, 1,4-dioksan, kozmetik ürünlerin bileşiminin bir parçasını oluşturmamalıdır. Ayrıca, ABD Gıda ve İlaçları 1979’dan beri kozmetikte 1,4-dioksan varlığına ilişkin İdare (FDA) araştırmaları, hammaddelerin üretim sürecinde (muhtemelen vakumla sıyırma prosedürleri) yapılan değişikliklerden sonra 1,4-dioksan içeriğinde bir azalma bulmuştur.

Bir araştırma grubu tarafından, ön işleme tabi tutulmadan şampuanlarda uygulama için dahili standart olarak izobütanol kullanan GC-FID önerilmiştir. En düşük dioksan içeriği, etoksillenmiş içerik içermeyen bir şampuanda tespit edilmiş; etoksillenmiş bileşikler içerenler için 6–144 mg/ml dioksan aralıktaydı. Ayrıca, GC-FID kullanılarak, hammaddelerde (etoksile alkil sülfatlar) ve kozmetik ürünlerde dioksan kalıntısını belirlemiştir. İki ön arıtma yöntemi, azeotropik damıtma ve katı faz ekstraksiyonu (SPE) karşılaştırıldı. 1979 ve 1997 yılları arasında ham maddelerde (genellikle amonyum ve sodyum lauret sülfat) rapor edilen değerler 1410 mg/ml’ye kadar olan seviyelerdeydi. Bitmiş ürünlerde seviyeler 279 mg/ml’ye kadar çıkarken 1994-1995 yılları arasında çocuk şampuanlarında 85 mg/ml’nin üzerinde seviyeler kaydedilmiştir.

1988’de çözücü olarak dimetilformamid kullanılarak GC. Elde edilen tespit limiti 2 mg/g olup, şampuanlar ve vücut losyonları için uygulanmıştır. Çin pazarındaki şampuan ve banyo losyonundaki dioksan içeriğini headspace GC kullanılarak incelenmiştir. Yerli ürünlerde ithal ve ortak girişim ürünlerine göre daha yüksek içerik tespit edildi. Hammaddelerin (etoksillenmiş sülfatlar) rutin analizleri için ters fazlı LC yöntemi önerildi. Kromatografik koşullar, gradyan elüsyonu (su-asetonitril), UV saptaması ve SPE ile önceki bir saflaştırma adımı kullanılarak bir C18 kolonunda gerçekleştirilmiştir.

Dioxane şampuanlarda, sıvı sabunlarda, güneş kremlerinde, banyo köpüklerinde, nemlendirici losyonlarda, temizleme sütleri, tıraş sonrası balzamları, bebek losyonu, gündüz kremleri ve saç losyonu kapiler GC-MS ile analiz edildi. SPE kullanılarak bir ön saflaştırma aşaması gerekli olmasına rağmen, analiz süresi 3 mg/kg kantitatif limit ile 40 dakikadan azdı. Analiz edilen kozmetiklerin %56’sının Dioksan içeriği 3.4-108 mg/kg aralığındaydı. EI yöntemiyle başka bir GC-MS, dahili standart olarak döteryumlu dioksan kullanılarak dioksan belirledi. Ön işlem, bir özütleme prosedürünü (heksan ve metilen klorür kullanılarak) ve SPE’yi içermiştir. 0.1 mg/g kantitatif limit elde edilmiş ve losyonlar, şampuanlar, kremler, temizleyiciler ve saç kremleri 5 mg/g’ın altındaki seviyelerde tutulmuştur. CG ve GC-MS ile birleştirilmiş katı fazlı mikroekstraksiyon (SPME), üç tip noniyonik yüzey aktif maddede (polietilen oksit, poli(etilen/propilen) oksit, polihidrik alkol) kozmetik ürünlerinde kalan dioksanı analiz etmek için kullanıldı. SPE’ye kıyasla SPME ile daha kısa ön işlem süresi, daha iyi hassasiyet ve tespit limitleri elde edilir. Test edilen iyonik olmayan yüzey aktif maddeler için tespit limiti, 0,06 ila 0,51 ppm idi. ABD ve Avrupa’dan gelen iyonik olmayan yüzey aktif maddelerde 1,4-dioksan tespit edilmedi, ancak Tayvan’dan gelenlerde 12 ila 72 ppm değerleri ölçüldü. Şampuan ve sıvı sabun örneklerinin %22’sinde 4 ile 41 ppm arasında değişen değerler tespit edilmiştir.


meal-2834549_1920-1-1280x814.jpg

Son yıllarda, yeni patojenlerin ortaya çıkmasıyla gıda kaynaklı hastalıkların epidemiyolojisi değişmektedir. ‘Yükselen hastalıklar’, son yıllarda prevalansı artan veya yakın gelecekte artması muhtemel olanlar olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan bir patojenin yeni evrimleşmesi gerekli değildir. Ortaya çıkan olarak kabul edilen gıda kaynaklı hastalıklar arasında enterohemorajik Escherichia coli (EHEC veya vero sitotoksijenik, VTEC özellikle serovar O157:H7), Campylobacter jejuni, Salmonella Typhimurium Definitive Type (DT) 104’ün neden olduğu hastalıklar yer alır. Ancak nispeten yakın zamanda gıda araçlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Bu gıda kaynaklı patojenlerin çoğu, insan olmayan bir hayvan rezervuarına sahiptir ve zoonoz olarak adlandırılır, ancak bunlar mutlaka hayvanda hastalığa neden olmazlar. Daha önce, zoonotik hastalıkların gıda yoluyla bulaşmasını önleme yöntemi olarak hayvan veya karkas muayenesi kullanılıyordu. Fncak artık buna güvenildiğini söylenemez. Hem E. coli O157:H7 hem de S. Typhimurium DT 104, sığırlarda bulunur ve nispeten yeni evrimleşmiş patojenlerin örnekleridir. E. coli O157:H7 muhtemelen enteropatojenik bir O55:H7 atadan evrimleşmiştir. Vero sitotoksijenik E. coli ile ilişkili hastalık salgınları ilk kez tanımlandığında, çoğu hamburger gibi az pişmiş sığır etiyle ilişkilendirildi. Daha yakın zamanlarda, EHEC ile ilişkili gıda araçlarının listesi uzamakta ve artan sayıda enfeksiyon, sebze ve meyve gibi taze ürünlerle ilişkilendirilmektedir. Enterohaemorrhagic E. coli O157:H7 ve diğer EHEC tipleri, ‘kural kitabını’ çeşitli şekillerde değiştirmiştir.

Elma suyu ve fermente etler gibi geleneksel olarak ‘güvenli’ kabul edilen bazı gıdalar hemorajik kolite ve EHEC ile ilişkili daha ciddi hastalıklara neden olmuştur. Gıdalarda organizmanın büyümesi enfeksiyona neden olmak için gerekli değildir, bu nedenle herhangi bir kontaminasyon, çok düşük seviyelerde bile ciddi sonuçlara yol açabilir. Endişe verici bir şekilde, ikinci bir EHEC grubunun (öncelikle O26:H11 ve O11:H8 serotiplerini içeren) yeni bir alt klonu Avrupa’da ortaya çıkmıştır ve bu klon, O157:H7’nin aynı belirgin virülans faktörlerini paylaşır ve sığır rezervuarında yaygındır. Bu organizmalar ve onlar gibi diğerleri, gelecekte gıda kaynaklı önemli patojenler olarak ortaya çıkabilir.

Genetik karışıklık, plazmitler, transpozonlar, konjugatif transpozonlar ve bakterofajlar dahil bir dizi genetik element tarafından kolaylaştırılır. Yatay gen transferi yoluyla evrimleşme ve ‘yabancı’ DNA elde etme yeteneği, yeni fenotiplerin ve genotiplerin ortaya çıkmasına neden olmuştur ve bu, organizmaları bir veya iki özelliğe göre gruplamayı tercih eden bazı mikrobiyologlar arasında kafa karışıklığına neden olmaktadır. Örneğin, genellikle neden olunan hastalık temelinde ve ayrıca esas olarak örtüşmeyen virülans faktörlerinin varlığı ile karakterize edilen, ishalli E. coli’nin altı patotipi vardır. Bununla birlikte, ishal hastalığı ile ilişkili E. coli izolatlarını tanımlayan çalışmaların sayısı giderek artmaktadır. Bazı durumlarda, virülans faktörleri, patojenite adaları olarak adlandırılan geniş DNA bölgelerinde kodlanır ve bunlar farklı patojenik organizmalar arasında paylaşılarak mikrobiyal evrime katkıda bulunur. Virülans genlerinin aktarımı için önemli vektörler olmanın yanı sıra bakteriyofajlar gibi bazı genetik elementler de Vibrio cholerae’de gösterildiği gibi bakteriyel virülansın ekspresyonu için önemli öncüler olarak hizmet eder. Enterobacteriaceae’nin bazı üyelerinin mutS geninde DNA onarım süreçlerini yöneten kusurlar taşıdığı da gösterilmiştir. Silmelerin oluşumu ayrıca sözde ‘genom plastisitesinde’ önemli bir rol oynar ve gelişmiş işlevselliğe sahip organizmaların gelişimine katkıda bulunabilir. Belirli bölgelere özgü DNA dizilerini belirleyen yeni teknikler, yeni patojenlerin gelişmesine izin veren evrimsel mekanizmaların araştırılmasına izin vermeli ve bu organizmaların tanımlanmasını ve karakterizasyonunu kolaylaştıracaktır. Bu tür teknikler yakın zamanda eski E. coli soylarının aynı virülans faktörlerini paralel olarak kazandığını göstermek için kullanılmıştır. Bu da doğal seleksiyonun düzenli bir gen edinimini ve virülansı artıran moleküler mekanizmaların progresif oluşumunu desteklediğini gösterir. Belirli ortamlara adaptasyon, S. Typhimurium DT 104‘ün yakın zamanda ortaya çıkmasında rol oynamış gibi görünmektedir. Bazı araştırmacılar, antibiyotik kullanımının insan sağlığı, tarım ve su ürünleri yetiştiriciliğinde Salmonella suşlarının seçilmesiyle sonuçlandığını öne sürmüştür. Bir organizmanın çevresi tarafından empoze edilen ‘streslerin’, daha da öldürücü olan suşları seçmeye hizmet edebilecek adaptif mutasyonları teşvik eden potansiyel bir itici güç olması koşuluyla, virülansı modüle edip artırabileceğine dair artan kanıtlar vardır. Demografi, tüketici eğilimleri ve gıda üretimindeki değişiklikler ile ilgili faktörler de ortaya konmuştur. Bu değişimlerin çoğu, tek bir enfeksiyon kaynağının potansiyel etkisini büyütmüştür.


salad-1672505_1920-1280x854.jpg

Gıda kaynaklı hastalıkların yıllık insidansının doğru tahminleri, farklı ülkelerdeki raporlama sistemlerine bağlı olarak zor ve bazen imkansızdır. Raporlama sistemlerinin diğer bazı bölgelerden daha iyi olduğu bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da gıda kaynaklı hastalık istatistiklerine salmonelloz ve kampilobakteriyoz vakaları hakimdir. Ancak diğer bölgelerde, gıda kaynaklı hastalık istatistikleri yalnızca salgın bilgilerine dayanma eğilimindedir ve bazı durumlarda diğer organizmalar hastalığın önde gelen nedenleri olarak tanımlanır.

Örneğin, Tayvan’da 1994 yılındaki salgınların %74’üne Vibrio parahaemolyticus (%56,7), Staphylococcus aureus (%20,3), Bacillus gibi bakteriyel patojenler neden olmuştur. Nitekim Cereus (%14,9) ve Salmonella (%8,1) tanımlanan başlıca etkenlerdir. Güneydoğu Çin’de 1986-87 yılları arasında ishal hastalığı üzerine yapılan bir çalışmada, ishal hastalığının genel insidansı 1000 nüfus başına 730 şeklindedir.

Oluşma sıklığına göre en sık izole edilen organizmalar enterotoksijenik Escherichia coli, Shigella türleri, enteropatojenik E. coli, Campylobacter jejuni, vibrios ve enteroinvazif E. coli göze çarpmaktadır. Bu organizmalar ve Entamoeba histolytica, gelişmekte olan ülkelerde tipik ishal nedenleridir. Gıdaların, bu hastalıklarda olası birkaç enfeksiyon kaynağından yalnızca biri olacağını hatırlamak önemlidir. Ancak bu bölgelerde iyi epidemiyolojik verilerin olmaması, gıdanın rolünün yeterince tanınmamasına yol açmaktadır.

ABD’de, gıda kaynaklı hastalıkların her yıl yaklaşık 76 milyon hastalığa, 325.000 hastaneye yatışa ve 5000 ölüme neden olduğu; bilinen patojenlerin 14 milyon hastalık, 60.000 hastaneye yatış ve 1800 ölüme neden olduğu tahmin edilmektedir. Çalışmalarda, salgınla ilgili vakalar ve pasif ve aktif sürveyans sistemleri dahil olmak üzere bir dizi kaynaktan alınan veriler kullanılarak tahminler yapılmıştır. En fazla sayıda etkene neden olduğu belirlenen organizmalar, gıda kaynaklı hastalık vakaları Norwalk-benzeri virüslerdir. Bunu sırasıyla campylobacters, salmonellas, Clostridium perfringens, Giardia lamblia, staphylococci, Escherichia coli ve Toxoplasma gondii izlemektedir. Farklı ülkelerdeki gıda kaynaklı hastalık insidansını karşılaştırmak, farklı raporlama sistemleri nedeniyle genellikle zordur.

Ayrıca yoğun insan nüfusu ve kesinleşmeyen tanılar sebebiyle verilen sayıların düşük olacağını tahmin etmek gerekir. Gıda kaynaklı hastalıkların tıpkı yetersiz beslenme gibi ciddi bir problem olduğunu ancak insanların bunu her zaman yeteri kadar ciddiye almadığı bir gerçektir. Gıda temelli hastalıkların önüne geçebilmek için üreticilerin doğru analiz ve sertifikasyon yöntemlerine gitmeleri hem şirketlerinin güvenilirliği hem de müşterilerinin sağlığı açısından son derece önemlidir.


İletişim

Göztepe Mah. İstoç İkinci Cad. No: 1 Kat : 4 İç Kapı no : 42 BURAK PLAZA Bağcılar / İSTANBUL
+90 (544) 930 70 90

+90 (212) 599 18 19

+90 (212) 599 18 13

info@analyzer.com.tr

Bizi Takip Edin

Bizi sosyal medya platformlarından da takip edebilirsiniz.